Archive for Mayıs, 2009

Trafik Kuralları

İnsanın trafikte delirmemesi mümkün değil gerçekten ya. Sağda solda magandalar, kuralları hiçe sayanlar, insan olduğunu unutanlar. Artık direksiyon başında küfür ederek kendi kendimi yemektense biraz da yazarak kendimi rahatlatmaya çalışacağım. Bu yazının sıklıkla güncelleneceğini zannediyorum. Çünkü aklıma geldikçe listeye eklemeler yapacağım. İşte şu ana kadar en sık karşılaştığım hatalar: 

- Emniyet kemeri ;
   O kemer orada süs değil. Şu ana kadar neredeyse hiç kemersiz araç kullanmadım ve zararını da hiç bir zaman görmedim. Eğer faydası olmasaydı emin olun araçlarda opsiyonel olurdu standart değil. O zaman da herkes isterdi zaten nedense standart olmayan özellikler hep daha çekicidir.
- Trafik lambaları ;
   O ışıklar kırmızı yanınca durman için, yolların kenarı renklensin sürücü sıkılmasın diye değil be kardeşim. Ya da yolu kontrol et boşsa devam et demek değil o ışıklar. Ha o anlama da gelen ışık var ama o yanıp sönen kırmızı ışık devamlı yanan değil. Bir şey değil bir gün yandan biri girecek sana ona yazık olacak.
- Sis farları ;
   Normal koşullarda karşı sürücüyü rahatsız ettiği için sis farı kullanımı yasak. Güzel kardeşim neden yakıyorsun onu, gözümüzü oyuyor o farlar haberin var mı? Bir şey değil önümü göremeyip bir gün ışığa geleceğim sonumuz kötü olacak. Hayır güzel de görünmüyor sis farları hava filan yapamıyorsun da.
- Sinyalsiz dönüşler ;
   Dönüşlerde sinyal kullanımı neden gereklidir diye anlatmaya gerek yok. Madem biliyorsun neden sinyal vermiyorsun be adam? Direksiyonun yanındaki o çubuk vibratör filan değil yanlış biliyorsun sen. Onlarda arabanın çeşitli aksamının anahtarı olur. Araca göre sinyal, korna, silecek, far, sellektör, radyo ayarları ve hatta bazen vites. Onu amacına uygun kullan kendi zevklerin için değil tamam mı güzel kardeşim.
- İki şeridi ortalama ;
   Bu adamlar ya yolu babalarının zannediyor ya da pilotlar. Hadi iyimser olalım ve pilot olduklarını kabul edelim. İyi de hava alanında değiliz ki sen çizgiyi ortalıyorsun. Git havaalanında, pistten aprona aprondan piste ortala yolunu ama şurada bir şeride dahil ol be. Sağından mı geçelim solundan mı derken biz yoruluyoruz arkanda.
- Kaskın yanlış kullanımı ;
   Geldik motorcu arkadaşlara. Kaskın amacı kafamızı korumaktır. Sizin bildiğiniz dirseğe takılması olayı yanlış yani. Onun için ayrı aparat var kask kafaya takılır, dirseği dirseklik korur. Ha diyorsun ki ben kafama takıyorum zaten. Aferin sana; tabi şapka takar gibi takanlardan değilsen. Yok kask şapka gibi takılmıyor. Kafana tamamen geçirmen lazım onu öyle uzaylı gibi uzun bir kafayla dolaşmayacaksın. Onların gözlerin ve burnun gelmesi gerekn bir yeri var o tepede kalmayacak gereken yere gelecek. Open faec kask kullananları tenzih ederim onlarınki şapka gibi kullanılıyor. Benim sözüm full-face kask takanlara.
- En soldan sağa dönüş ya da tam tersi ;
   Bak güzel kardeşim üç şerit yolda en solda gidiyorsan ve sağa döneceksen en az bir 50 metreden filan sağa doğru geçmeye başlarsın. Son dakikada trafiği katledip, yola tam dik olarak en soldan en sağa girmezsin. Bir gün biri duramayacak orta ya da sağ şeritte giricekler sana göbekten akıllanacaksın. Gel şu tokadı testiyi kırmadan çakalım sana da akıllan.

62 den Tavşan

62 nci yazımı yazacağımı görünce aklıma direk bu başlık geldi.

Tavşan pek çok şeyin simgesi olan bir canlı düşününce:
1- Üreme
2- Sevimlilik
3- İllüzyon
4- Hız
5- Fal
Yazının amacı tavşanları anlatmak filan değil aslında. Daha çok bir şapkadan tavşan çıkarma numarası olacak bu yazı. Yani aslında burada var olan ama sizin göremediğiniz bir şeyi size gösterip sonra da bunun ne kadar büyük bir yetenek olduğuna inandıracağım sizleri.
Abra kadabra,
ve oldu. Bundan sonra canbu.info da sizin de sözünüz geçiyor çünkü yorumlar kısmı artık açık. Blogun devamlılığına inandım ve artık sizin de düşüncelerinizi almanın vakti geldi. Buyrun yorum yazmaya.  :)

Bir yol hikayesi

Belki kısa bir yolculuktu ama aslında süresinden büyük anlamlar ifade ediyordu.

Sabah saat 7.15 uykuyla uyanıklık arasında bir noktadayım. Rüyalarla hayallerin karışımından oluşan bir denizde yüzüyorum. Birden ritmik rahatsız edici bir ses gelyor kulağıma çalan saatimin sesi. Manisa şenliklerine gitme vakti geldi.
Yola çıkıyorum. Metro kalabalık, 525 (ler aynı anda 3 tane vardı ve hepsi doluydu) kalabalık. İçim sıkılıyor. Fakültelerin yerlerini soranlara tarif ediyorum, teşekkür ediyorlar. Odanın önüne geldiğimde saatler 8.10u gösteriyor ve biri dualarımı duymuşçasına O merdivenlerde oturuyor. Gün güzel geçeceğinin haberini veriyor sabahtan.
Manisaya varıyoruz, iki sorti uçuşumu yapıyorum, kumanyamızı yiyoruz fakat şenlik beklediğimden hareketsiz. Final çalışmalarını ekmeye değmeyecek gibi duruyor. Akşam dönmeye, kalmamaya karar veriyorum ki. Eğitmenimin arkadaşı geliyor biraz takıldıktan sonra İzmire döneceklerini ve istersem beni de bırakabileceklerini söylüyor. Biraz nazlanarak kabul ediyorum ki üç kişi daha gönüllü oluyor. Biri de O.
Hal böyle olunca eğitmenimi arabayla göndermeye, arabanın da O ve arkadaşıyla beraber beni otogara bırakmasını kararlaştırıyoruz. Nissan Skystarın kasasına atlıyorum, yanımda çantam, botlarım, kaskım ve takımım ayrıca bir takım daha var ve onu da korumak için biri gelecek kasaya kalanı içeride gidecek. Bir de ne göreyim O geliyor oturuyor yanıma.
Hareket ediyoruz. Artık mezarlıktan çıkarken şehir içinde polise yakalanmamak için iyice siniyoruz çantaların arkasına. Omzuna yatıyorum saklanma bahanesiyle. İçim huzur dolu dışarıda motorun homurtusu değil de güzel bir müzik var sanki. Uyumak üzereyim. Kısa bir yolculuk ve muhabbetin ardından terminale varıyoruz.
Kaptan (adını burada elbette vermyeceğim) yanımıza geliyor “Siz burada rahatsınız, görünmüyorsunuz da İzmire böyle gidelim.” diyor. Kabul ediyoruz. Tekrar omzuna yatıyorum o kadar mutluyum ki sözcüklerin anlamsız kaldığı nokta çoktan geride kaldı. O uykuyla uyanıklık arasında gidip geliyor, ben bir uyuyup bir uyanıyorum ve bunun hayal mi gerçek mi olduğunu anlamaya çalışıyorum. Her şey gerçek gibi duruyor.
İzmire varıyoruz. Kaptana çok teşekkür edip eşyalarımızı odaya yerleştiriyoruz ve metroya yürüyüşe başlıyoruz. Yolda bir çay içmeye ikan edebiliyorum O’nu ve arkadaşını. Küçük parkta bir çayın ardından dağılıyoruz. Aklımda yolculuğun izleri eve doğru yola çıkıyorum. Evin yolu daha bir büyüyor gözümde bu güzel Manisa dönüşünden sonra.
Biterken : Yüksek Sadakat – Haydi Gel İçelim

Heyecan ya da Hezeyan

Her şey cumaya kaldı yine. İçimde yeşeren umut tomurcuklarının bu yalancı baharda filizlenmelerini istemesem de çaresiz kaldım.

Cuma günü ise dönüm noktası niteliğinde bir gün olacak bu tomurcuklar için. Belki yalancı bahar yerini gerçek bahara bırakacak, belki de kara kış geri dönecek ve bütün ümitler birer birer donacak. Her şey onun ellerinde. Gaia’sı O şu an benim umutlarımın.
Tıpkı Gaia’nın doğanın kurallarına hükmettiği gibi hükmedecek içimdeki umuda.
Bense yılların verdiği hasretle sarılacağım ama o bu hasreti farketmeyecek. Yılların getirdiği hasreti dostça bir sarılışa gizleyeceğim, sinsi bir yılan gibi çöreklenecek hasret orada ve zehirini içime akıtacak. Biliyorum ki bu zehir akşam eve döndüğümde gözlerimden yaş olup akacak. Yine de belli etmeyeceğim ona.
Olur da anlarsa içimdeki tomucukların kıymetini ve baharın gelmesini sağlarsa o zaman bir heyecan kaplayacak içimi, çiçeğe duracak tomurcuklar. Baharda beyazlar içinde bir genç kız kadar güzel görünen badem ağacına benzeyecek yüreğim.
Olur da anlarsa onların değerini elini tutacağım yeniden hiç bırakmamak üzere. O tatlı heyecanı yeniden hissettiğimde, yaşama daha sıkı sarılacağım, yaşadığımın farkına varacağım, en kötülerin arasından iyileri görebilen bir Polyanna tadında yaşayacağım hayatı.
Yok eğer kara kışı gönderirse yeşeren tomurcuklara, belki de bir daha açmamak üzere dökülecekler toprağa. Bundan daha karamsar olmayacağım belki de ne de olsa alıştım bu duruma. Aylardır bitmeyen bir kara kışın esiriyim. Üzüleceğim tabi ki ve ağlayacağım muhakkak ama sadece bununla yetineceğim.
Her şeyden önce ben yine karda olacağım Onu gördüğüm için. O bunu bilmese de onu durmaksızın sevdiğim için karda olacağım ben. O beni anlamasa ben hep onun yanında duracak, yaşamının her anında arkasında destekleyen bir ses olacağım.
Bakalım cuma günü benim için neler hazırlıyor? Hep beraber göreceğiz.

İyi Rakının Sırrı

İyi rakı ağız tadına göre değişen bir kavramdır. Kimi şeker gibi rakıyı tercih eder, kimi boğazını yakanı, kimi sek içer, kimi sulu, buzlu içen de vardır; buzsuz içen de. Bu nedenle bir rakı sofrasında rakı içenlerin sayısı kadar saki olmalıdır. Herkes kendi rakısını kendi almalıdır.

Ayarı tutturmak da çok önemlidir rakıda. Yanlış ölçüler mide bulantısı yapar, keyif kaçırır.Hayat gibidir aslında bir kadeh rakı hüznü ve neşeyi doğru oranda koymak lazımdır. Yoksa hayatın keyfi kaçar mide bulantısı yapar.

Rakı neşeyse eğer ve hüzün su ise fazla su azaltır rakının tadını, damak tadını da bozar insanın. Buz mu? Elbet buz da vardır hayatta. Aşk denir buza kısaca. Rakının keyfini artırır başlarda ama eridikçe, buz döndükçe suya, keyif hüzne dönüşür, lezzet bulantıya.

Kimi sek içer hayatı Polyanna gibi, kimi bir bardak suya damlalıkla damlatır rakıyı. Önemli olan her üçünü de kararında koymaktır, bulandırmadan ortalığı. Fazla sulu rakı keyif kaçırır, sek rakı başlarda tatlıdır ama sonradan kana kana su içme ihtiyacı olur insanda. Kararını bilmek lazım. Aşk ? O da tercihe bağlıdır ama ya erimesine izin verilmemelidir, ya da erimeden çıkartılmalıdır kadehten ki bozmasın tadımızı.

Ben örneğin rakımı yarı yarıya rakı ve su koyarak içerim. Her ikisi de soğuk olmalı ve hatta mümkünse bardak dahi soğuk olmalı. Hayat? Şu sıralar sulu gitse de onu da yarı yarıya ve mümkünse buzlu tercih ederim. Bakalım belki bundan sonraki kadeh damak tadıma uygun denk gelir.

Hayatınızın tadının hiç kaçmaması dileğiyle,
Şerefe…

 
Tweeter button Facebook button Digg button Stumbleupon button