Archive for Mart, 2009

İkarusun İzinde…

İkinci kolonu da karabine taktıktan sonra göz ucuyla kanadının flaplarını kontrol etti. Dört aylık bir aradan sonra yeniden take-off ta kanadın önündeydi. Kafasını kaldırıp eğitmenine baktı. Daha sonra frenleri ve A kolonlarını tuttu. Artık her şey uçmaya hazırdı. Kanadı güzelce serilmiş, telsizi çalışır vaziyette, kuşamı eksisksiz ve doğruydu. 

Eğitmeniyle gözgöze geldi rüzgar çok hafif sağ çapraz geliyordu. Aylardır beklenen komut nihayet gelmişti : “Hadi Burak hazırsan çek bakalım!”. Kanadın arkasındaki arkadaşlarına “Çekiyorum.” diye seslendikten sonra koşmaya başladı. Arkasında kanadın dolduğunu belirten hışırtılar ve kolonlardaki zorlanmayı hissederken tekrar gözucuyla flaplara baktı. Artık tepesine gelen sağ kolonu bıraktı ve iki adımla sol slaytı toplayarak kanadını bir kez daha kontrol etti ve koşusunu hızlandırdı.
Yeterli hıza geldiğini hissettiği an %25 frenini çekti ve aylar sonra rüzgar yüzüne çarparken ayakları artık yere basmıyordu. Take-off un önündeki iki çam ağacının arasından geçer geçmez telsizden beklediği komut geldi “Oturabilirsin.”. Kendini geriye bıraktı ve harnessin içine düştü. Take-offtan açıldıkça yan rüzgarın kuvveti artıyordu.
Kanadına baktı. İlerleyiş yönüne baktı rüzgar sola atıyordu. Göz ucuyla bir de yedeğine baktı. Rüzgar yandan vurdukça kanat ve harness sallanıyordu. Aklından “Keşke göğüs kolonunu biraz daha sıksaydım.” diye geçirdi ama artık çok geçti. Bu arada telsizden “Sende İpek” sesini duydu artık take-off taki eğitmeni Aliden değil iniş alanında bekleyen eğitmeni İpekten komut alacaktı.
“İniş alanının üzerine kadar düz gelelim. Çok fazla sallanmamaya çalış.” diyen telsizle beraber mesafeyi şöyle bir ölçtü ve daha gidecek yolu olduğuna kanaat getirerek manzaranın keyfini çıkarmaya başladı. 150 metre kadar aşağıda ağaçlar yemyeşildi tam bir bahar havası vardı ve iniş alanı gittikçe yaklaşıyordu. İniş alanı üzerine geldiğinde beklediği komut geldi. “Sola doğru ağırlık ver.” Basabildiği kadar ağırlığı sola basarken kanat dönmeye başladı.
Kafasını sola çevirdiğinde altındaki yeri sağa çevirdiğinde ise üzerindeki kanadı görebiliyordu 90 derecelik bir dönüşün ardından “Sağa ağırlık vererek 360 derece dönelim” komutu geldi telsizden. Bu sefer ağırlığını sağa bastı kanat dönüşe başladı ve yaklaşık 180 derece sonra dönüşü durma noktasına geldi rüzgarı karşılamıştı ve dönmek istemiyor gibiydi. “Daha fazla ağırlık ver” komutu ile sağ tarafa daha da yüklendi artık yeri görmek çok daha rahattı. 360 derecelik dönüşünü tamamladıktan sonra sola ve sağa birer dönüş daha yaparak iniş irtifasına geldi.
Artık inişe hazırlanma vaktiydi. Telsizden gelen “Sağdan dönüp rüzgarı karşılayalım” komutunu kanadın hışırtısı nedeniyle “soldan” olarak anlayınca 90 derecelik bir dönüş sonunda yaklaşık 20 metre ileride duvar olduğunu gördü. Eğitmenin neden duvara döndürdüğüne anlam vermeye çalışırken “Sağdan dön, sağdan” diye tekrar komut geldi ancak artık çok geçti. Rüzgar tam arkasındaydı ve zaten sola dönmekte olan bir kanadı durdurup sağa dönüşe geçirmek yerine kendi inisiyatifini kullanarak soldan dönüşüne devam etti ve yere 1-2 metre kala rüzgarı karşılamış oldu. Hemen ardından %50 frenini çekti ve ayakları yere değdi. Hemen frenleri sıfırlayarak yer çalışması ile eğitmenin yakınına kadar gitmeyi düşündü ama gökyüzü kalabalıktı, rüzgar az da olsa yandan geliyordu ve yelken olmak da üzerine birinin inmesini de istemediği için kanadını söndürdü.
Ardından telsizini kapattı. Kolonlarını çıkartıp kanadını bohça yaptı. Eğitmeninin yanına giderken gözlerinden mutluluk saçılıyordu. Bohça yaptığı kanadını bıraktı. Harnessini ve ardından kaskını çıkardı. Eğitmeninin “Eee Burak nasıldı?” sorusuna verdiği cevap günün özeti gibiydi.
“Çok güzel.”
Not: 29 Mart 2009 Manisa 300mt. uçuşumun öyküsüdür.

Mutluluk

Yukarıda gördüğünüz konu üzerine başlatılan bir mimleme oyununda sıra bana gelmiş.

Ben genelde mutsuzluk üzerine yazsam da, melankolik olsam da şu an mutluluk için yazabileceğim en doğru an. Sadece tarzıma karar vermeliyim bir öykü mü, tanımlayıcı bir yazımı belki de ikisini karıştırmak en iyisi olacak.
Genç adam MSN den gelen uyarı sesiyle irkildi ve bir an için gözü bakmakta olduğu meteorolojik uydu görüntülerinden monitörün sağ alt köşesine kaydı. O anda içi kıpır kıpır oldu aylardır görüşmediği eski kız arkadaşı çevrimiçi olmuştu.
Bir süre konuşmamayı düşündü. Bu derece iradesiz olmamalıydı hala seviyor olabilirdi ama bunu karşıdakine yansıtmasa daha iyi olurdu. Sadece iradesine hakim olamayacağını bildiği için üstüste iki bölüm dizi izledi. Ardından hayata döndüğünde eski sevgilisi hala çevrimiçiydi. Başka şeylerle meşgul olmayı denedi. Olamadı.
Sonunda “merhaba naber?” yazdığında üç saniyede cevap alamayınca kendini dünyanın en mutsuz insanı gibi hissetti ve hemen başka arkadaşıyla konuşmaya başladı. Bu sırada ise genç kız cevap vermişti.
Çok fazla eskileri kurcalamadan havadan sudan bahsettiler. Bir süre sonra genç kız dertlerini açtı biraz genç adam dinliyordu ve gerekli yerlerde yorum yapıyor, yardım etmeyi deniyordu. Ortak liselerinden konuştular biraz, biraz derslerden, biraz havadan sudan, biraz üniversiteden. Zaman hızla akıyordu ve ayrıldıklarından beri ilk defa bu kadar akıcı bir konuşma oluyordu aralarında.
Genç adam mutluydu aklına mimleme oyunu geldi işte mutluluk bu andı ve bunu hala mutluyken yazmalıydı. Mutluluk seni terk eden, unutamadığın insanla aylar sonra yeniden konuşabilmekti. Bir arkadaştan farkı olmadan dertleşebilmekti. Her şeye rağmen hala onu yanında istemek ama bunu ona belli etmeden derdine ortak olmaktı.
Biraz şıpsevdi sakızlarından çıkan aşk tarifi gibiydi mutluluğun tarifi. Bazen iki bilgisayarda bir konuşma penceresini paylaşmak idi mutluluk. Ve konuşmaktı saatlerce. Özlediğini belli etmeden, hala sevdiğini unutamadığını belli etmeden konuşmaktı. Sevdiğinin derdine ortak olmak, çözüm aramaktı mutluluk.
Biraz da O’nun dışında konuşursak sevdiğin bölümde okuyup, sevdiğin insanlarla bir arada olup, sevdiğin klüpte zaman geçirmekti mutluluk. Melankolik takılıp da elindekinin farkına vardığın zamanlardaki sevinçti mutluluk.
Biterken : Vega – Ankara
Not: mimleyecek adamım yok.

Efsane

Hiç bir şey yoktu önce

Güneşli bir gün
Kalın karanlık bir gece
Ve hikaye başladı böylece
Öyle bir gece ki
Ay gibi çehresi
Yıldızlardan elbisesi
Ve o gecedir ki
Günün tek sevgilisi
İki kere kucaklardı
Gün güzel geceyi
Doğarken birincisi
Diğeriyse ölümündeydi
Karanlık gecede
Beyaz bir ışık parlardı
Gün gelirken
Ardından ufuk kanla sulanırdı
Ve gün yüzünü gösterirdi
Doğumu güzeldi
Ancak ölüm vakti
O kadar hüzünlü ve güzeldi ki
Bütün aşıklar izlerdi yeryüzündeki
Gün ağır ağır giderken
Kalın karanlığıyla gece gelirdi
Sanki elleri birbirine değerdi
Ama tutamazdı gün geceyi
Doğanın kanunu böyleydi
İki ayrı vakitti onların ki
Gün yetinmeyi bilirdi
Ama bazen 
O kadar büyürdü ki özlemi
Gün ortasında 
Çağırırdı geceyi
Ve gelirdi gece
Bu büyük buluşmayı
Herkes izlerdi
Gecenin günü vakitsiz örtmesini
Ve çekip gitmesini
Özlem bitince
Sonsuza kadar sürecek
Gün ve gecenin hikayesi
Yeter ki
Görmeyi bilsin birileri
İzlesin günün geceyi
Kollarına alışını
Ve sonra çaresiz ayrılışını
Bu hikayeden bizim için ayrılık vakti
Ama sonsuza uzanacak onların sevgisi
1 MART 2007

Seçmen Tanıma

Önümüzdeki yerel seçimlerde seçmenin parmağını çıkmayan mürekkeple boyayrark yeniden oy kullanımını engelleme tekniğini yerini teknolojinin alacağı açıklandı.

Projeye göre oyunun kullanan seçmenin sağ işaret parmağına deri altına yerleştirilecek olan mikroçip 24 saat sonra kendi kendine kana karışarak idrar yoluyla dışarı atılıyor.
Peki sistem nasıl işliyor?
Oyunu kullanan seçmenin parmağına görevli tarafından mikroçip enjekte ediliyor.
Seçmen tekrar oy kullanmaya kalkarsa seçim salonlarının girişindeki algılayıcı ötüyor ve seçmenin daha önceden oy vermiş olduğu anlaşılıyor.
Mikroçip insan vücudunda 24 saat sonra çözülerek kana karışıyor ve idrar yoluyla dışarı atılıyor.
Not : Bu yazı tamamiyle uydurmadır ve gerçeklikten nasibini almamıştır. Bu yazıyı gerçek zannedenlerin kendi sorumluluğudur. Blog sahibi bu uyarıya rağmen yazıyı gerçek zannedenlerin yaptıklarından sorumlu tutulamaz.

Bana Kızmayın

O kadar klişe bir konuya değineceğim ki burayı okuyanların bana kızacağına adım gibi eminim. Ancak bu konuyu yazmak istiyorum çünkü her an içimde büyüyen bir konu ve ölene kadar da sürecek olan. Ne olduğuna gelirsek ufak bir sızlanma diyebiliriz hayat karşı.

Bugün anladım ki yaşlanmaya başladık. Aslında sperm yumurtaya girdiğinden beri, benliğimiz oluştuğundan beri karşı koyamadığım bir durum bu. Zaman akıp geçiyor ve karşısında tamamen çaresiz kalıyoruz.
Bugün kuzenimle şakalaşırken yılların geçip gittiğinin bir anda farkına vardım. Şu anda benim okuduğum ortaokula gidiyor ve o okul senin okulun, benim okulum kavgası ederken gerçekler yüzüme tokat gibi vurdu. O okula gireli 9-10 mezun olalı ise 6-7 yıl geçmiş oysa ki her şey dün gibi yakın. İlk bayrak töreninden diplomayı almaya gidişime kadar her anı canlı zihnimde.
Böyle düşününce ilkokulu da anıyor insan. Daha önce oturduğu evi, eki arkadaşlarını, eski hayallerini, çocukluk aşklarını. Her şey o kadar ulaşılmaz bir mesafedeki artık. Geçmişe dönmek  mümkün değil keza bugünü elde tutmak da. Yarınlar bugüne dönüyor saatin her tiktağıyla. Beyazlar artıyor saçlarda. Yeni çıkanları tutamıyor dökülenlerin yerini. Günden güne yaşamdan geçen dakikalar gibi dökülüyor onlar da.
Yapılan planları düşündüm geçmişte ve şu an. İyi bir liseye girme hayalleri devamında üniversite hayalleri şimdi ise çalışma hayatı ve aileye dair hayaller ve aklın artık bir karış havada olmamasından kaynaklı kaygılar. Uçuk kaçık planlar yapardım eskiden. Şimdi ise nerede çalışırsam hayat standardımı iyi bir düzeyde tutabilir diye düşünüyorum. Artık çok fazla şey de istemiyorum ne deli gibi zenginlik, ne dünya güzeli bir eş. Sadece düzgün bir hayat ve bu hayatı bana kazandırabilecek bir iş.
Her an değişiyor insan. Sanki saatin her vuruşu yelkovanın her hareketi bazı şeyleri alıp götürüyor ama biliyorum ki gidenlerin yerine başka şeyler geliyor. Güzel hayaller giderken deneyim geliyor, uçuk düşler giderken gelecek kaygısı geliyor.
Sorumluluklar biniyor her an aslında çok genç olan omuzlarımıza. Geçmişe dönüp bakınca yaşanmışlıklarla dolu 20 yıla kısa değil ama bir insan ömürüyle kıyaslayınca ne kadar kısa olduğuna şaşırıyor insan.
Hani Karlı Kayın Ormanında diyor ya “Memleket mi yıldızlar mı / Gençliğim mi daha uzak” artık hiç düşünmeden gençliğim diyebiliyorum. Değil bir kaç yıl bir kaç saniye geri gitmek mümkün değil. Yıldızlara gitmek bile çok daha kolay geçmişe geri dönebilmekten. Ancak soluk hayallerde yaşıyor geçmiş. Ve ancak soluk bir hayat sürebiliyor sürekli geçmişte yaşayanlar.
Her neyse bu kadar boş lakırdı yeter. Yaşlanıyoruz günbegün, zamanla beraber geçiyor gençliğimiz ve ellerimiz bağlı duruyoruz sadece. Belki çaresizliğimize sövüyoruz ama en fazla olan bu. Yaşlanıyoruz her an ve ömür geçiyor duraksamadan.
Biterken :  Leman Sam – Gül Güzeli
 
Tweeter button Facebook button Digg button Stumbleupon button